İnsanın içine huzur vermesi gereken, duaların daha bir başka edildiği, insanların sevdiklerini hatırladığı bir gün… Ama bu cuma bizim için acıyla geçti. Kanserle mücadele eden bacanağımızın acı sonu haberi geldi. Hastalıkla mücadele etmişti. Hayata tutunmak için direnmişti. Ancak bazen insan ne kadar mücadele ederse etsin, hayatın karşısında çaresiz kaldığı bir an geliyor. Ve o an geldiğinde geriye sadece gözyaşı kalıyor. Cenazeye gittiğimizde gördüğüm manzaralar ise içimi daha da acıttı. Bir genç adam… Kendi babasını elleriyle mezara koyuyordu.
Düşünsenize… Çocukluğunuzdan beri arkanızda bir dağ gibi duran babanızı, bir gün kendi ellerinizle toprağa bırakıyorsunuz. Belki yıllarca babasının elinden tutmuştu. Belki çocukken düştüğünde babası kaldırmıştı onu. Belki korktuğu zaman babasının arkasına saklanmıştı. Belki hayatın en zor günlerinde ‘Babam yanımda’ diyerek kendisini güvende hissetmişti. Ama şimdi… Oğlu olarak babasını kendi elleriyle toprağa bırakıyordu. İnsanın aklı bunu kabul etmekte zorlanıyor. Elleriniz toprağa değiyor ama aslında içinizde bir şeylerin koptuğunu hissediyorsunuz. O genç adamın yüzündeki çaresizlik, gözlerindeki acı, insanın yüreğine dokunuyordu. Çünkü baba kaybı, insan kaç yaşında olursa olsun ağırdır.
İnsan büyür… Evlenir… Çocuk sahibi olur… Kendi hayatını kurar… Ama babası öldüğünde içindeki çocuk yine ortaya çıkar. O an insan yine babasının evladıdır. Ve sonra daha da ağır bir görüntü… Anne ve oğul, mezarın başında yan yana oturuyorlardı. İkisinin de gözlerinde yaş vardı. İkisinin de yüzünde aynı acı… İkisinin de karşısında artık hayatlarının bir parçası değil, toprağın altında yatan bir insan vardı. Evlerinin reisi artık yoktu. Bir evin kapısından içeri girdiğinde varlığı hissedilen, sofrada yeri olan, bir sorun olduğunda fikri sorulan, ailesinin yükünü omuzlayan adam artık o evin içinde olmayacaktı. Belki ertesi gün eve gidilecek. Kapı açılacak. Her şey yerli yerinde olacak. Koltuk orada duracak. Ayakkabıları belki hala kapının kenarında olacak. Eşyaları yerli yerinde duracak. Ama kendisi olmayacak.
İşte ölümün en ağır taraflarından biri de bu değil mi? Eşyalar kalıyor, insan gidiyor. Bir ev aynı ev… Ama artık aynı ev değil. Bir sofra aynı sofra… Ama bir sandalye eksik. Bir aile aynı aile… Ama bir kişi artık hep hatıralarda. Anne ile oğlun mezarın başında yan yana oturup gözyaşı dökmesi, uzun süre gözümün önünden gitmedi. Belki anne eşini kaybetmenin acısını yaşıyordu. Belki oğul babasını kaybetmenin çaresizliğini… Ama o mezarın başında ikisinin de düşündüğü tek bir şey vardı ‘Artık o yok…’ İnsanın söylemekte bile zorlandığı iki kelime… Artık o yok. Ve tam bu acının içinde başka bir sahne daha vardı ki, o da beni çok etkiledi. Baldızımın iyi kalpli babası…Kayınpederim… İstanbul'dan damadının cenazesine gelmişti. Kendi düzenini, kendi hayatını, İstanbul'daki alışkanlıklarını geride bırakıp kızının en zor gününde onun yanında olmak için yola çıkmıştı.
Cenazenin başında sabahladı. Acının en ağır saatlerinde kızının yanında durdu. Belki onun da yüreği yanıyordu. Belki damadını kaybetmenin acısını o da yaşıyordu. Ama bir baba için asıl mesele artık kızının ne yaşayacağıydı. Defin işlemleri tamamlandı. Toprak kapandı. İnsanlar yavaş yavaş dağıldı. Ve o sırada dilinden dökülen sözler, aslında bir babanın yüreğini anlatıyordu ‘Artık burada yaşamaya karar verdim. İstanbul'daki düzenimi bitiriyorum. Kızım burada yalnız kalmamalı…’ İşte bu sözler beni derinden sarstı. Çünkü bazen bir insanın sevgisini anlatmak için uzun cümlelere ihtiyacı yoktur. Birkaç kelime yeter. ‘Kızım burada yalnız kalmamalı…’ Bir babanın evladına olan düşkünlüğü bundan daha güzel nasıl anlatılabilir? Adam kendi hayatını bir kenara bırakıyordu. İstanbul'daki düzenini bozuyordu. Belki yıllardır kurduğu hayatı geride bırakacaktı. Ama bütün bunların karşılığında kızının yanında olacaktı. Çünkü baba olmak biraz da böyle bir şey. Evladının canı yandığında kendi acını unutabilmek… Evladının yalnızlığını gördüğünde kendi hayatından vazgeçebilmek… Evladının başını sokacak bir omuz aradığını gördüğünde, ‘Ben buradayım’diyebilmek… O gün bir kez daha anladım ki, anne ve baba sevgisinin ölçüsü yok. Bir anne de evladı için düzenini bozabilir. Bir baba da…
İnsan bazen kendi hayatından vazgeçmenin ne kadar büyük bir fedakarlık olduğunu düşünür. Ama anne ve baba için evlat söz konusu olduğunda, bazı fedakarlıkların adı bile olmaz. Onlar bunu görev gibi görür. Hatta çoğu zaman yaptıkları fedakârlığın farkında bile olmazlar. Çünkü evlatlarının yanında olmak onlar için bir seçim değil, içlerinden gelen bir duygudur. Bir baba, yıllardır yaşadığı şehirden kızının yanına taşınmaya karar verebiliyorsa… Bir anne, kendi rahatını bırakıp evladının başında bekleyebiliyorsa… İşte orada insan, anne ve baba sevgisinin ne kadar büyük olduğunu bir kez daha anlıyor. Hayat bize bazen çok garip dersler veriyor. Biz gündelik hayatın telaşında bunları unutuyoruz. Para kazanmanın peşine düşüyoruz. İşlerimizi yetiştirmeye çalışıyoruz. Kırılıyoruz, kızıyoruz, küslükler yaşıyoruz. ‘Sonra konuşuruz’ diyoruz. ‘Daha sonra giderim’ diyoruz. ‘Bir gün mutlaka görüşürüz’ diyoruz. Oysa o bir gün hiç gelmeyebilir. Çünkü hayatın garantisi yok. Bugün yanımızda olan insan yarın olmayabilir. Bugün elini tuttuğumuz insanı yarın toprağa verebiliriz.
Bugün sesini duyduğumuz insanın yarın sadece fotoğrafına bakabiliriz. İşte cenazeler insana bunu hatırlatıyor. Hayatın ne kadar kısa olduğunu… Sevdiklerimizin aslında ne kadar kıymetli olduğunu… Ve bazı şeylerin ertelenmemesi gerektiğini… O gün mezarın başında bir genç adam babasını toprağa verdi. Bir anne eşini kaybetti. Bir aile evinin reisini uğurladı. Bir baba ise kızının artık yalnız kalmaması için kendi hayatını değiştirme kararı aldı. Bütün bu görüntülerin arasında insanın zihninde tek bir gerçek kalıyor: Anne ve babalar, evlatları için gerektiğinde bütün dünyalarını değiştirebiliyorlar. Çünkü evlat, insanın kendi hayatından bir parçadır. Hatta bazen kendi hayatından daha önemlidir. Bir anne için evladı kaç yaşında olursa olsun hala çocuktur. Bir baba için kızı kaç yaşına gelirse gelsin, onun gözünde hâlâ korunması gereken evladıdır. Ve hayat bazen bir cenazenin ardından bunu insana yeniden öğretir. Ben o gün bir babanın sözünde koskoca bir sevgiyi gördüm. ‘Kızım burada yalnız kalmamalı…’ Aslında o cümlenin içinde şunlar vardı… ‘Ben senin yanındayım.’
‘Sen yalnız değilsin.’ ‘Ne olursa olsun seni bırakmayacağım.’ ‘Gerekirse hayatımı değiştiririm.’ ‘Gerekirse İstanbul'daki düzenimi bozarım.’ ‘Yeter ki sen kendini yalnız hissetme…’ Bundan daha büyük bir baba sevgisi olabilir mi? Belki de insanın hayattaki en büyük şansı, zor gününde yanında böyle bir anne ve babasının olduğunu bilmektir. Ve yine belki de bizim en büyük görevimiz, onlar hayattayken kıymetlerini bilmektir. Çünkü mezarlıkların başında söylenen ‘Keşke’lerin hiçbir anlamı kalmıyor. Keşke daha çok arasaydım… Keşke daha çok sarılsaydım… Keşke daha fazla zaman geçirseydim… Keşke kırmasaydım… Keşke yanında olsaydım… Bütün bu keşkelerden önce sevdiklerimizin kıymetini bilmek gerekiyor. Çünkü hayat gerçekten çok kısa. Ve insan bazen bir cuma günü, bir cenazenin başında, bir annenin gözyaşında, bir oğlun çaresizliğinde ve bir babanın “Kızım yalnız kalmamalı” sözünde hayatın bütün gerçeğini görebiliyor.
O cuma günü bir insanı toprağa verdik. Ama geride kalanların hayatında yeni bir dönem başladı. Ve ben bir kez daha anladım… Bazı insanlar öldüğünde sadece kendileri gitmiyor… Bir evin neşesi, bir sofranın sesi, bir ailenin alışkanlıkları da onlarla birlikte değişiyor. Ama anne ve baba sevgisi… O başka. İnsan öldükten sonra bile evlat sevgisi bitmiyor. Çünkü anne ve babanın yüreğinde evlat için ayrılmış yerin ne mezarı var, ne sonu… Allah hayatını kaybeden bacanağımıza rahmet eylesin. Geride kalan ailesine sabır versin. Mezarının başında gözyaşı döken anne ve oğlunun yüreğine güç versin. Ve kızının acısını paylaşmak için İstanbul'daki düzenini bırakıp onun yanında kalmaya karar veren o güzel baba ve anneye de sağlık ve uzun ömür versin. Çünkü bazı anne ve babalar vardır… Evladının başına bir şey geldiğinde kendi hayatını düşünmez. Sadece tek bir şey söyler ‘Kızımız yalnız kalmamalı…’ Ve bazen bir anne ve babanın söylediği sadece beş kelime, koskoca bir ömrün sevgisini anlatmaya yeter.
Habib BABAR














Yorum Yazın